10 Mayıs 2016 Salı

Leicester City

Leicester City

Bugünlerde futbolu seven, ilgilenen ve takip eden herkesin şahit olduğu bir “peri masalı”  yaşandı. Leicester City takımının şampiyon olma hikayesi insanların dilinde peri masalı olarak tanımlandı. Bu hikayenin peri masalı olmasının en büyük nedeni geçen sene son haftalardaki inanılmaz performansları sayesinde ligde kalmayı başaran Leicester City’nin bu sene bitime 3 hafta kala şampiyonluğunu ilan etmesi. Bu şampiyonlukta, İngiltere liginin şampiyonluğa aday ekiplerinin formsuzluğunu da etkili oldu fakat, Leicester City gerçekten mucizevi bir iş çıkardı. Bu şampiyonluk, futbolda her zaman daha pahalı futbolculara sahip olan kazanır düşüncesininde gerçek olmadığının kanıtı oldu.  Leicester City bana göre bu sezon tüm futbolseverlere futbolun parayla bir ilgisi olmadığını, takım arasındaki ilişkinin en büyük faktör olduğunu gösterdi. Ayrıca Leicester City takımının futbol dışındada çok iyi arkadaş olduğu biliniyor.

Ne kadar takım içi arkadaşlık önemli olsada bireysel olarak bu sezon Jamie Vardy ve Riyad Mahrez inanılmaz işler başardı. Jamie Vardy forvet oyuncusu olmasına rağmen tıpkı Riyad Mahrez gibi 12 asist yaptı. Riyad Mahrez de orta saha oyuncusu olmasına rağmen 4’ü penaltı olmak ğzere 17 gol, Jamie Vardy 5’i penaltı olmak üzere 24 gol attı. Şuan bitime 1 hafta kala Vardy en çok gol atma tablosunda Harry Kane isminin ardından 2. Sırada bulunuyor.  Bu tablolara bakınca Leicester City neden şampiyon oldu sorusuna da rahatlıkla cevap bulunabiliyor.

Çoğu futbolseverlerin düşündüğü düşünce tarzı olan pahalı futbolcu şampiyonluk getirir fikrinin gerçek olmadığını bende kanıtlamak istiyorum. Bana göre İngiltere liginde şampiyon olma potansiyeline sahip 6 takım var. Manchester United, Manchester City, Liverpool, Arsenal, Tottenham ve Chelsea. Manchester United takımının şu an piyasa değeri 418.25 milyon euro. Manchester City takımının piyasa değeri ise 501,75 milyon euro. Liverpool takımının piyasa değeri 366.35 milyon euro. Tottenham takımına bakıcak olursak, piyasa değerleri tam olarak 312.50 milyon euro. Arsenal’in piyasa değeri ise 440 milyon euro. Son olarak Chelsea takımının piyasa değeri 496.74 milyon euro. Şampiyonluğa aday olan ekiplerin piyasa değerleri işte bu şekilde. Bu takımların en değerli oyuncularına bakacak olursak United için 40 milyon euro ile Wayne Rooney, City için 60 milyon euro ile Kevin de Bruyne ve Sergio Agüreo, Tottenham’ın en pahalı oyuncusu 30 milyon euro ile Harry Kane, Arsenal’in en pahalı oyuncusu ise 55 milyon euro ile Alexis Sanchez, liverpool için bu isim 35 milyon euro ile Roberto Firmino, son olarak Chelsea için Eden Hazard 70 milyon euro.

Bu verilere bakarak Leicester City’nin şampiyonluk şansının çok düşük olduğunu söyleyebiliriz. Bir de Leicester City takımına bakalım. Bu saydığım takımlarda en düşün piyasa değeri 312 milyon euro iken Leicester City takımının piyasa değeri 127 milyon euro.  Bu saydığım oyunculardan en ucuzu  30 milyon euro iken Leicester City takımının en pahalı oyuncusu 20 milyon euro ile Riyad Mahrez.


Bu veriler her şeyi anlatıyor zaten bize esasında. Ciddi ve inanarak Leicester City şampiyon olacak diyen kaç tane taraftar bulabilirdiniz Dünya da senenin başında. Şimdi seneye kim şampiyon olur sorusuna verilen cevapların içinde onlar da var. Kendilerini şampiyonluğa favori konumuna getiren Leicester City takımı bu sene peri masalı yazdı ve bu hikayeyi gerçekleştirdi. Şimdi herkesin ağzında dolanan bu hikaye tarihe yazıldı. Bu futbolcuların  yaptığı, bütün Dünyada futbolcu olmak istiyen milyonlarca çocuğun en büyük hayali.

Türk şarkıcılar

En Sevdiğim Türk Şarkıcılar


Kenan Doğulu:

  Kenan Doğulu, günümüzde Türk müziğinin çok önemli bir parçasıdır ve çok sayıda kişi tarafından müziği beğenilerek dinlenir. Ben de Kenan Doğulu’nun müziğini çok seven kişiler arasındayım. İlk sırada Kenan Doğulu’yu anlatmamın nedeni anlatacağım kişiler arasından en çok onu sevmemdir. 10’dan fazla şarkısını ezbere bilirim, hepsini söylemeye bayılırım ve yeni albümlerini takip ederim. Yani sizin de anlayacağınız gibi tam bir Kenan Doğulu hayranıyım.

   Küçüklüğümde onun bir konserine gitmiştim. Fakat hiçbir şey hatırlamıyorum o akşamdan. Sadece annemin ve babamın çektiği videolardan bir fikrim var. Ayrıca o akşam söylediği şarkıların hangileri olduğunu da biliyorum. O akşam söylediği şarklardan bazıları: Unutarak Kurtuluyorum Çakkıdı, Aşk Kokusu, Haykırış ve Ara Beni Lütfen. Aralarından en sevdiğim ise tartışmasız Çakkıdı.

  Son olarak en sevdiğim şarkısından bahsedeceğim. Aslında en sevdiğim şarkısı değil de en sevdiğim şarkıları demeliyiz. Başlıca en sevdiğim şarkıları: Aşk İle Yap, Doktor, Tencere Kapak, Şans Meleğim, Baş Harfi Ben, Kız Sana Hayran ve Güzeller içinden.


Tarkan:

  Bazen sevdiğim bazen de sevmediğim bir şarkıcı Tarkan. Tarkan çok başarılı şarkılarda söylediği gibi bana göre başarısız şarkıları da oldu. En sevdiğim albümlerini sırlamak gerekirse: Dudu, Karma, Tarkan ve metamorfoz. En sevdiğim şarkıları ise dudu ve öp.
Zaten yüksek bir ihtimalle sizin de bileceğiniz gibi Öp Tarkan’ın en başarılı şarkısı varsayılıyor.

  Daha önce bir kere Tarkan’ın da konserine gitmiştim. Çok güzel bir konserdi. O konserin tek kötü yanı tarihiydi. Fenerbahçe’nin çok ama çok önemli bir maçına denk geliyordu ve müziği inlerken her zaman bir kulağım telefondaydı. Hatta maçın son 20 dakikasını izlemek için konserden taksiyle erken çıktım. Ne yazık ki trafik olduğu için erken çıkmama rağmen maça yetişemedim. Zaten maçı yenilmiştik ve o turdan çıkamayıp turnuvaya veda etmiştik.




How I met Your Mother

How I Met Your Mother


How I Met Your Mother benim izlediğim ilk Amerikan dizisi. Bu diziyi izlemeden önce Türk dizilerinin ne kadar başarılı olduğunu düşünüyordum. Sonra bu diziye başladım. Tabii ben başlayınca dizi çoktan bitmişti ve izlemem gereken 9 sezon vardı. Çok defa zaten bitiremem diye başlayıp bıraktım ama dizinin mükemmelliği beni izletmeye zorladı ve sonunda diziye bağımlı oldum. Diziyi her akşam akşam izlemeye başladım. Daha önce de bitmiş bir diziye başlamış fakat her akşam izlemeye başladıktan sonra sıkılıp bırakmıştım. Fakat bu dizi öyle olmadı. İzledim ve en sonunda bitirdim. Yazımda da dizide neler olduğunu ve hayatımı nasıl değiştirdiğini anlatmaya çalışacağım. Eminim ki en sonunda “bir dizi kişinin hayatını değiştirebilir mi?” Sorusunun da yanıtını verebilecek düzeyde olacaksınız.

Dizi de ne olduğuna başlamadan önce kısaca teorik bilgi vermek istiyorum. Baş rolde bulunan beş tane oyuncusu var dizinin. Ted; Josh Radnor, Barney; Neil Patrick Haris, Lilly; Allyson Hannigan, Robin; Cobie Smulders ve Marshall; Jason Segel. Bu dizinin her sezonunda 24 bölüm var ve toplam 9 sezon var. Yani oldukça uzun bir dizi. Her bölüm yaklaşık 20 dakika sürüyor. Dizi adında da belli olduğu gibi dizi Ted karakterinin eşi ile tanışmadan önceki 10 senesini anlatıyor ve saydığım diğer karakterler ise Ted’in en hakın arkadaşları. Dizi Ted’in eşiyle tanışmasını anlatıyor ama saydığım 5 oyuncudan hiçbiri dizide öbüründen fazla sahneye çıkmıyor.

Lilly ve Marshall ile başlayalım. Dizinin başladında Marshall ve Lilly nişanlanıyor, çok geçmeden de evleniyorlar. Dizinin sonuna kadar asla ayrılmıyorlar, ayrıca 8. Sezonda “Marvin” adlı bir çocuk sahibi oluyorlar. Lilly’nin bir çok hayali olduğu için bazen evden gidip geri dönmemek gibi saçma planlar yapıyor kafasında. Hatta bir yaz Marshall’ı bırakıp New York’a hayallerini gerçekleştirmeye gitti ama orada yapaması. Geri döndü ve Marshall’ı zor da olsa geri kazandı. Bir daha da asla ayrılmadılar.

Robin ile devam edelim. Dizinin başında Barney, Ted, Marshall ve Lilly en yakın arkadaştı. Lilly ve Marshall kolejde çıkmaya başlamıştı, Ted ise Marshall’ın liseden beri en yakın arkadaşıydı. Ted ve Lilly’nin de çok yakın arkadaş olması Marshall sayesindeydi. Yani dizi başlamadan önce dörtlü zaten arkadaştı. Birinci bölümde, her zaman gittikleri Maclarens barda Ted ilk önce Robin’i görmüş ve çok beğenmişti. Robin ve Ted uzun bir süre çıktı, bu dönemde Robin diğerleriyle de en yakın arkadaş oldu. Ted ve Robin de ayrılırken arkadaş kalmayı başardılar fakat içlerinde her zaman küçük bir şey kalmıştı. Robin sonrasında Ted’le bir kez daha denedi fakat yine olmadı. Ayrılmalarının sebebi isteklerinin farklı olmasıydı. Ted evlilik ve çocuk isterken Robin çocuk istemiyordu. Robin sonra Barney ile uzun bir süre çıktı fakat onların işi de yürümedi. Ayrıldıktan sonra Barney diğer binlerce planından çok daha iyi, 16 adımlık mucizevi bir planla Robin’e evlenme teklifi etti ve böylece nişanlandılar. Sonra boşandılar ve boşanma sonrasında uzun yıllar ardından Robin’in her zaman istediği şey başına geldi.


Barney ve Ted ile bitirelim. Lilly ve Marshall’ın birlikteliği aslında bu ikiliyi iyice yakınlaştırmıştı. Kızlarla beraber takılıyor, beraber eğleniyorlardı. Ted muhteşem bir mimardı. Barney ise sorulunca please diyerek geçiştiriyordu işini. Fakat aslında please işinin açılımıydı. İşi o kar mükemmel bir işki izleyin de öğrenin diyorum. Bu ikiliyi aynı anda yazmam ikisinin de Robin ile beraber olmuş olması. İlk Ted sonra yine Ted, sonra Barney, sonra Barney. İle evlilik ve sonra kim ? Bu soru ise aslında dizinin gizemi



resimlerin büyüsü

Resim’in Büyüsü

Resim kısaca; “Kağıt, bez, duvar ve benzerleri gibi düz yüzeyler üzerine kalem, boya veya başka araçlarla çizilen bir şeyin benzeridir.” Bir resmi güzel yapan şey, ne kadar gerçekçi göründüğüdür. Bir insan resime bakınca fotoğraf zannediyorsa, bu resim başarılı bir resimdir. Kendi açımdan, ben iyi bir ressam değilim. Kedi ve köpek bile çizemem. Fakat iyi resim çizen insanların neden çizmeye devam ettiğini bilirim. Bu insanlar kendi duygularını başkalarına göstermek için resim çizer. Tıpkı diğer sanat türlerini yapanlar gibi.  Sözlerle, bir konuşma içerisinde duygularını yansıtamayan biri bu duyguları sanat yoluyla yansıtır. Buna farklı bir örnek ise şarkıdır. Resimde tıpkı şarkı gibi duyguları ifade eder. Resime bakınca anlam gören biri ressamın beslediği duyguları anlamıştır. Yani iyi bir ressamın iki amacı vardır. Duygularını karşısındakine gösterebilmek ve olabildiğince fotoğrafa benzeterek çizmek.

Resimin farklı türleri vardır. Konusuna göre resim türlerini ayırıcak olursak, 6 farklı dal üzerinde incelememiz gerekir. Bu dalların başlı başına; natürmort yani cansız doğa resimleri, peyzaj yani manzara, porte yani bireylerin dış görünüşü, enteriyör yani bina resmi, soyut yani gerçek üstü betimleme ve son olarak figür ana başlıkları altında incelenir.

Birde kullanılan malzemeye göre resim türleri bulunmaktadır. Bu türler ise; sulu boya, yağlı boya, guaj, pastel, fresko yani renkli duvar resimleri ve son olarak temperra yani yumurta veya bal kullanılan resimler.

Natürmort, çok popüler bir resim türüdür. Natürmort resim türünde dikkat edilmesi gereken en önemli detay, kompozisyon, renk ve lekedir. Natürmort resim türünde modeli hazırlamak resim yapmak kadar önemlidir. İyi bir natürmort türünde resim çizmek için bazı farklı detaylara dikkat edilmesi gerekir. Bu detaylara dikkat edilmemesi halinde resim bir fiyaskoya dönebilir. 

Peyzaj, manzara rezimleridir. Plan çalışmaları peyzaj türünde çok önemlidir. Yakın ve arka olarak iki planda çizilir. Ön plana çizilenler daha büyüm ve net çizilir. Arka planda kalanlar ise, daha açık bir şekilde çizilir. Bu türde gökyüzü çok önemlidir. Tıpkı natürmortta da aynı teknik kullanıldığı gibi, peyzajdada bazen bazı kısımları bilerek değiştirmek, sadeleştirmek veya abart ak gerekir.

 Portreye geçecek olursak; portre, yüz ve başının çizildiği resimlerdir. Genellikle sadece yüz tarafının çizildiği bu türde az da olsa omuz ve bel çizilebilir. Bu türde asıl amaç kişinin yüz ifadesinin resme başarılı aktarılabilmesidir. Kaş göz, kulak ve burun yapısına dikkat edilmesi çok önemlidir.


Enteriyör, bina içini konu alır. Bu türde dikkat edilmesi gereken en önemli şey, perspektifin doğru şekilde yapılmasıdır. Perspektifin doğru yapılmaması halinde şekiller bozulur. Fakat son zamanlarda perspektifin doğru yapılmaması bilerekte olabiliyor. Resmi görenler, suçu direk ressama atmak yerine ressamın bilerek yaptığını düşünmeliler


Soyut resim türüne geçecek olursak, kişinin iç dünyasında yaşadığı olayların renk, çizgi ve leke ile aktarıldığı resim türüdür. Yapılan şekiller herhangi bir nesneyi canlandırmaz, fakat izleyen kişilerde değişik etkiler yaratır.

Son alarak figür resim türü, çoğunlukla insan ve hayvanları konu alan resim türüdür. Bu resim türünde ressam çizilen kişinin tüm vücudunu göstermek zorundadır. Çizilem modeller hareket etmezler. Bunun nedeni hareketli modelleri çizmek çok daha zordur. Ressamın daha güzel çizmesi için hareketsiz bir figür gerekir. Ana konu 1. Konunun anlaşılmasını sağlayan yan figürler 2. Plandadır. Bu türde başarılı olabilmek için bolbol dik ve yatay çizgi çizme provası yapılmalıdır.


Resimkursu.com.tr

kaybettiğim için kazandım

Kaybettiğim İçin Kazandım

     Yolculuk buraya kadar, şampiyonluğa yaklaşamadan kaybetmiştik. Şimdi ise rakiplerimiz orada kupa kaldırma amaçlı maç yaparken biz uçakla İstanbul’a dönüyorduk. Tüm takımda bir üzgünlük, bir sessizlik vardı. Buraya gelirkenki uçakta herkes o kupayı kaldırdığımız anı düşünmüştür. Şimdi ise bir kişinin aklının ucundan bile geçmemiştir muhtemelen. Herkes kendine kızıyor, belkide hayatlarının en mutsuz dönemlerini yaşıyordu.

     Peki bu nasıl oldu? Bu takım buraya nasıl geldi?


     O gün antremana erken gelmiştim. Biraz servis çalışacaktım. Tüm takım üyeleri gibi benimde içimde aynı soru vardı. Turnuvaya gidicek kişiler ne zaman seçilecek? Son 3 haftadır Her antremandan önce koç salona girince bir sessizlik oluşuyor, koçun bugün seçilecek demesi bekleniyordu. Bugünde öyleydi, fakat diğer günlerin aksine bugün gerçekten Onur koç “turnuvaya gidecekleri seçeceğiz” dedi. Herkesin yüzünde ilk üç saniye bir gülümseme oluştu fakat sonra korku yerini aldı. Korku “ ya ben seçilmezsem, en fazla kazanan 3 kişinin arasına giremezsem.” Diyerek gelmişti.

      Antreman bitti, 4 saatlik antremanın ardından hocanın elinde bir kağıt vardı, kazananların yazılı olduğu kağıt. Karışık olarak okunucak olan 3 kız 3 erkek ismi okunmaya başlamadan önce koç herkesin elİnden geleni yaptığını söyledi. Herkesin kazanamayacağı ve kaybedenlerin seneye de şansı olduğunu dile getirdi. Koç önce kızları okudu. Seçilenler kızlar dışındakİ tüm kızlar salondan ayrıldı.  Koç üç erkek adı söylemeden önce erkeklere çok güvendiğini ve bizden şampiyonluk istediğini söyledi. Birinci isim Tayfundu. İkincisi ise Sabri. Son isimi açıklamasına ramak kalmıştı. 10 kişilik erkek takımdan 8 kişi arasından bir kişi daha seçilecekti. Üçüncü kişi bendim. Hayatımda hiç bu kadar sevinmemiştim. O gün hayatımın en mutlu günüydü.

     Herkes çıktı 6 öğrenci ve Onur koç kaldı salonda. Onur koç “ çocuklar, iki hafta sonra Marmara şampiyonası var, takımı siz temsil edeceksiniz. Bu iki hafta içerisinde sadece turnuvaya katılmaya hak kazananlar antremana gelecek. Sizi çok iyi hazırlayacağım ve kupayı okulun müzesine asacağız. Ayrıca ilk 6’ya kalmamız halinde Türkiye şampiyonasına da gideceğiz. Elbette ki Türkiye şampiyonası için ayrı bir seçme yapılmayacak. Tekrardan sizle gideceğim.
Sizi kutluyorum ve yarından itibaren 2 hafta boyunca yaşayacağınız bu zorlu dönem için size başarılar diliyorum. Yarın sabah 8 de ve akşam üstü 6 da antreman var. Bu iki başlangıç saati Pazar dışında her gün aynı. Pazar ise sadece sabah 8 de antreman olacak. Tabii haftaya Pazar akşam üstü uçağımız var. İyi günler, tekrar tebrik ederim.” Dedi ve herkes dağıldı.






         Sabah kalktığımda çok heyecanlıydım. Kahvaltı ettim ve metroya yürüdüm. Son durak olan Hacıosman metro durağında indim. Otobüse bindim ve okula gittim. Antremana 08:07 de gelmiştim. Koç bir daha geç kalırsam tüm antreman koşacağımı söyledi. Bende özür diledim,          Tayfun ve Sabri’nin antremanına katıldım. Kızlar diğer tarafta esneme hareketleri yapıyordu. İkinci antremana tam zamanında vardım ve verimli bir antreman geçirdik. İki hafta boyunca antremanlar çok verimli geçti, içinde şakalar da oldu ama sonucunda her antreman sonunda biraz geliştim. Ne olduğunu anlamadan geçti 14 gün ve sabah kalktığımda içimde bir kıpırtı vardı. Normalde turnuvada kupa hayalleri kurardıma ama antremana geç kalamazdım. Son antremanımızıda yaptık ve eve döndük. Bavulumu hazırlayacaktım ki odamda hazırlanmış bir bavul beni bekliyordu. Anneme teşekkür ettim ve beraber yemeğe çıktık. Akşama doğru evden ayrıldım ve havaalanında takım arkadaşlarım ve koçla buluştuk. Güzel bir uçak yolculu geçirdim. Uzun zamandır kurmak istediğimi hayali çok defa kurdum ve o kupayı kaldırmak istediğimi her hayalin sonunda daha iyi anladım. Kupayı diğer takım arkadaşlarım gibi bende çok istiyordum, ve onun için savaşacaktım. Kupa için ne yapmam gerekiyorsa yapacak ve sonunda kazanacaktım.

     Otele yerleştik, güzel bir gece geçirdik ve sabah şampiyona salonuna vardık. Salon çok büyük ve moderndi. Biz biraz geç varmış olmalıyızki kura çekilmeye başlanmıştı. Çok heyecanlıydık. Yaklaşık 15 dakika sonra kura çekilmişti. Rakiplerimizi görmek için kura masasına yürüyorduk. Grubumuzu öğrenince hepimizin yüzü düştü. Çok zor bir gruptu ve birinci bitirmemiz gerekiyordu. Birinci maçımıza çıktık. 3’e varanın kazandığı maçta tayfun ve Sabri maçlarını kaybetti. Ben kazanırsam devam edecek, kaybedersem bitecekti. Birinci maçtan elenmiş olacaktık kısaca. Neyse ki kazandım. Sonra Tayfun ve Sabri de rakiplerini yenimce maçı 3-2 kazanmış olduk. Bu takım grubun en zor takımıydı. Yani biraz da olsa rahatlamıştık. Gruptaki diğer iki takımıda 3-0 yendik. Yani hiç birimiz bir maç bile vermedi. Sadece grup aşamasının oynanacağı pazartesi günü tamamlanmıştı. Otele geri dönünce birçok takımın çıkış yaptığını gördük. Bu takımlar gruptan çıkamamış takımlardı. Gece çok mutlu bir şekilde uykuya daldım. Diğer gün ilk 32 turu ve ilk 16 turu oynanacağı için çok heyecanlıydım.

      Uyandırma alarmı saat 8:30 da çaldı. Tayfun ve Sabri zaten uyanmış, giyinmişti. Bense uyandırma alarmıyla zar zor kalkmıştım. Beni beklediler. Kalkmam ve hazırlanmam 20 dakika sürmüştü. Beraber kahvaltıya indik ve kızların yanına oturduk. Kızlarda gruplarını geçmişti. Herkes aynı soruyu soruyordu birbirine. “Onur koç nerede” onur koç önceden gitmişti stada. Bizde kahvaltımızı Bitirdik ve otobüsün şöförü olan Ahmet abiyi otel kapısının önünde aramaya başladık. Sağ köşede bekliyordu bizi Ahmet abi, spor salonuna ulaştırdı bizi.

Bayan kuraları çekilmişti ve kızlar kura masasına doğru koştular. Rakipleri zor bir rakip değildi, tıpkı bizim gibi  bir İstanbul takımıydı. Maçlarını kazandılar. Fakat kolay olmamıştı, son maçta kaybetseler eleniyorlardı. Yani maç 3-2 bitmişti. Sıra erkek kurasındaydı. Kura çekildikten sonra çok kolay bir rakibin çıktığını öğrendik. Herkesin yüzü güldü, bir rahatlama hissi geldi. Maçımıza farklı bir taktikle çıktık. Tayfun yine birinci çıkmıştı fakat ben ve Sabri’nin yeri değişmiş, ben ikinci çıkmıştım. Rakibimizi zorlanmadan, 3-0’lık skorla geçtik. Okulumuzun iki takımıda en iyi 16’ya kalmıştı. Fakat ne yazık ki kızlar ilk 16 turunu geçemedi. Biz ise çok ama çok çekişmeli bir maç sonrası bir akşam daha burada kalmaya hak kazandık. Kızlar da bizim sayemizde stressiz, rahat fakat bir o kadar da üzgün bir akşam geçirecekti.

Turnuvadan otele dönünce ilk 8’e kalan takımlarla bir toplantı gerçekleştirmek için Marmara ilçesinin masa tenisi başkan yardımcısının otelde olduğunu öğrendik. Hemen toplantı salonuna gittik. Zaten neredeyse tüm takımlar oradaydı. Bize başarımızı kutladığını söyledi ve yarın maçların öğleden sonra başlayacağını iletti. Bu çok iyi bir haber olmuştu. İlk önce bu günün  Tek süprizinin bu olduğunu düşündük.

Fakat Onur hoca bizi servise aldı ve şöförün sessiz bir şekilde bir şeyler söyledi. Bizde orda turnuva başlamadan önce bize verdiği sözü hatırladık. O akşam koç ilk 8’e kalmamıza ödül olarak bizi bir alışveriş merkezine götürmüştü. Zaten bu süprizin geleceğini biliyorduk çünkü koç ilk 8’e kalmamız halinde bize böyle bir sürpriz yapacağını daha turnuva başlamadan söylemişti. Fakat koç bizim bunu unuttuğumuzu düşünmüştü. Alışveriş merkezinde çok güzel bir ziyafet çektik ve sinemaya girdik. Otele dönünce herkes çok yorgundu. Hemen yatağa yattık. Gözlerimi kapattığım an uyudum sanırım. Fakat herkesin neşesi yerindeydi, ertesi gün sabah saat 07:30 da kalkmak yoktu. Herkes mışıl mışıl uyuyacaktı.

Sabah yaklaşık saat 11:20 gibi kalktım. Çok enerjiktim. Oda arkadaşlarımın uyuduğunu görünce yatakta kıvranmaya başladım. Onlarda uyanınca kahvaltıya gittik. Fakat kahvaltı zamanı bitmek üzereydi. Bize 5 dakikada hızlıca kahvaltı yapmak yerine kahvaltımızı otele yakın bir yerde yaptık. Kıyafetlerimizi de yanımıza aldık çünkü kahvaltı bitiminde salona geçicektik.

Saat 12:30 da salona vardık. Kimle oynayacağımız zaten belliydi. Bu maçla beraber maalesef kupa serüvenimiz bitti. Fakat Türkiye şampiyonasına gitmek için küçük bir şansımız vardı. Bunun nedeni ilk 8’e kalıp yenilen takımlar, 5.,6.,7. Ve 8. Maçlarına da çıkacaklardı. Bu maçlarda 5. Ve 6. Olanlarda şampiyonaya gidebiliyordu. Fakat biz 3 rakipten sadece birini yenebildik ve 7. Olarak turnuvayı bitirmiş olduk.

7.’lik kötü değildi fakat herkes kupa kaldıramadığı için ve Türkiye şampiyonasına ramak kalmışken elendiği için çok ama çok üzgündü.

Yolculuk buraya kadardı, şampiyonluğa yaklaşamadan kaybetmiştik. Şimdi ise rakiplerimiz orada kupa kaldırma amaçlı maç yaparken biz uçakla İstanbul’a dönüyorduk. Tüm takımda bir üzgünlük, bir sessizlik varsı. Buraya gelirkenki uçakta herkes o kupayı kaldırdığımız anı düşünmüştür. Şimdi ise bir kişinin aklının ucundan bile geçmemiştir muhtemelen. Herkes kendine kızıyor, belkide hayatlarının en mutsuz dönemlerini yaşıyordu.

Yine de kendimle gurur duyuyordum. Bir şey uğruna savaşmış, o şeyi elde etmeye çalışmıştım. Çok büyük bir kitle içerisine 7. Sırayı almayı başarmıştık. Belki kazansak çok çalışmanın ve çok  bir işi başarmanın yarısı olduğu sözüne inanmamaya devam edecektim. Fakat kaybettiğimiz için düşünmeye fırsatım oldu. Buda bana çok önemli bir hayat dersi verdi. Yani kısaca, kaybetttiğim için kazandım.







grup liderliği mi yoksa grup üyeliği mi?

Grup üyesi olmak mı, grup lideri olmak mı daha güzel?



Grup üyesi olmak ve grup lideri arasında çok büyük farklar olmasada, liderlerin üstünde biraz daha büyük sorumluluklar vardır. Liderliğin çok güzel bir his olduğunu düşünmemin yanında, grup üyelerinin de sorumluluk sahibi olmaları gerektiğini düşünürsek onların da grubun önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Yani ikisinin de sorumlulukları var, fakat grubu yöneten tek bir kişi var. Yani kısaca anlatacak olursak, grup liderlerinin grup üyelerinden daha farklı olarak grubu yönetmek gibi bir sorumlulukları var. Bazı sorumluluklar yerine getirilmezse proje yürütülmeye devam edilebilir, küçük bir eksik oluşur fakat yapılan işin durdurulması için bir neden oluşturmaz. Bazı sorumluluklar ise çok büyük sorunlar oluşturur ve yapılan işin durdurulmasını gerektirir. Yani görüldüğü üzere iki çeşit sorumluluk vardır. Sorumluluğun yerine getirilmemesi halinde sorun çıkaracak sorumluluklar ve sorumluluğun yerine getirilmemesi halinde büyük bir sorun çıkmayacak sorumluluklar. Grubu yönetmek yerine getirilmez ise sorun çıkacak bir sorumluluk olduğu için grup üyelerinden daha büyük bir baskı vardır grup liderlerinde.

Grup üyesi olmanın bazı avantajları ve dezavantajları saymakla başlayalım. Grup üyesi olmanın en büyük avantajı daha da önceden söylediğim gibi grup liderinin sahip olduğu önemli sorumluluklara sahip olmamak. Bu şekilde grup üyelerinin üzerinde hissettikleri baskı grup liderlerinin hissettikleri baskıdan çok daha az. Yani grup üyesi olmak biraz daha rahat hissetmeni sağlar. Grup üyesi olmanın bir dezavantajı ise özgüven eksikliği yaratması. Bir kişinin tüm grubu yönetmesi ve senin de yönetenlerin arasında olman kesinlikle özgüven eksikliğine neden olur. Birinin seni yönettiğini ve grup içerisinde kendi istediklerini yapmamak gerçekten çok kötü bir histir. Ayrıca grup üyelerinde bu his grup liderine karşı kıskançlık da yaratır. Grup üyeleri ayrıca kendinin yönetildiğini hisseder ve özgürlük duygusunu da grup içerisinde çalışırken kaybeder. Kıskançlık hissinin artması ve özgürlük hissinin azalması özgüven eksikliğine neden olur. Bu da elbette ki çok ama çok yük bir dezavantajdır.

Grup lideri olmanın avantajları ve dezavantajlarını saymakla devam edelim. Grup liderliği çok ama çok büyük bir sorumluluk ister ve grup lideri olmak grup üyelerinden çok daha zordur. Grup liderleri bu sorumlulukları yerine getirmeye çalışırken grup üyeleri daha rahat zamanlar geçirir. Yani grup lideri olmak bu grubun gelişmesi için grup üyelerinden daha çok zaman harcamak demektir. Grup liderleri bence grup üyelerinden her zaman daha fazla çalışır ve grup liderleri de bilirki en büyük sorumluluk onların üstündedir. Grup liderinin en büyük görevi daha önceden de söylediğim gibi herkesin çalıştığından emin olmak, organize etmek ve grubu yönetmektir. Bu sorumlulukların hepsi yazının başındaki sorumluluk tipleri arasından yerine getirilmezse sorun çıkacak ve çalışmanın durdurulmasına sebep olacak sorunluluklardır. Bu aşıtı sorumluluk liderlerin bir dezavantajıdır. Başka bir dezavantajları da harcadıkları zamandır. Grup üyelerinin grup liderlerini kıskandığı gibi, grup liderleri de grup üyeleri kıskanır. Bunun nedeni grup üyelerinin harcadığı zaman grup liderlerinin harcadığı zamandan çok daha azdır. Bu da grup üyelerinin bir avantajı, grup liderlerinin bir dezavantajıdır.

Son olarak uzun bir şekilde benim hangisini tercih ettiğimi ve nedenini söyleyeceğim. Ben grup lideri olmayı tercih ediyorum. Bunun en büyük nedeni grup liderleri, her zaman sözünün dinlendiği kişiler ve grupta da çok önemli bir yere sahipler. Ayrıca grup lideri olmak grup içerisinde özgüveni arttırıyor.  Ayrıca bir de grup liderleri grup üyelerinden daha çok çalıştığı ve daha çok zaman harcadığı için kızmaz ve grup üyelerini kıskanmaz ise çok ama çok güzel bir hale gelir gurup lideri olmak. Ayrıca insanlar kendisini gerçekten çok ama çok özgür hisseder grup lideriyken. Grup lideri olmak diğerlerinden fazla bir yükse sahip olmak demektir, fakat bir projeyi tamamlayınca, bir işi başarıyla bitirince de en çok mutluluk yaşayan kişi genellikle grup liderleri oluyor. Bir de kendi egonu tatmin etmek için de grup lideri olmak çok iyi bir durum. Bunun nedeni yine bir işi bitince veya projeyi başarıyla tamamlayınca en çok övgüyü toplayan yine grup liderleri oluyor. Bu nedenlerden dolayı ben her zaman grup lideri olmayı tercih ettim.


anne ve baba çocuğunun en iyi öğretmeni midir ?

Veliler çocuğunun en iyi öğretmeni midir?

Bence bir çocuk için anne ve babanın en iyi öğretmen olup olmadığı, tartışmaya açık bir konudur. Genel olarak çocuklar velilerinin onlara verdiği bilgileri, söylediği sözleri doğru olarak kabul ederler, hatta bu bilgileri başkalarına karşı savunurlar. Çocuklara için bilginin doğruluğu değil, kimden geldiği daha önemlidir. Çocukların düşünme yapısı onu büyüten kişinin her zaman doğru söylediğini savunur. Fakat aslında veli çocuğuna her zaman bir öğretmen olamaz. Bana göre velinin her söylediği söz, çocuk açısından doğru olarak algılanmamalı, başkalarına karşı savunulmamalıdır. Velinin vereceği öğütler de önemlidir, fakat araştırılan veya şahit olunduktan sonra edilinen bilgiler daha doğrudur. Yani benim fikrim, velilerin her zaman en iyi öğretmen olmadığı, çocukların en iyi öğretmeni günümüzdeki tabiriyle “Google amcadır”.

Günümüzde, veliler çocuğunun en iyi öğretmenidir düşüncesine katılan çok sayıda kişi bulunmaktadır. Onlarda biliyorlardır ki çocukların düşünce yapısı velilerin haklı olduğunu düşünmelerine neden oluyor, fakat bu düşünceye katılanların hepsi ayrıca bir çocuğa en iyi eğitimi velilerin verebileceğine de inanırlar. Çocuğunu büyüten, her halini gören, zayıflıklarını ve güçlerini bilen tek insan velileridir sonuçta bir çocuğun, bu da çocukların eğitim döneminde velilerin bir avantajıdır. Veliler eğitimlerini önceden yaşadığı deneyimlere göre yaparlar. Bu şekilde çocuğunu başarılı bir şekilde büyütürler. Bu anlattıklarımdan kolayca anlayabiliyoruz ki, veli çocuğunun en iyi öğretmenidir düşüncesine katılanlar, velilerin deneyimlerinin çok büyük bir avantaj olacağını düşünüyorlar.

Veliler çocuklarının en iyi öğretmenidir düşüncesine katılanların farklı bir nedeni ise çocukların onlar ile yaşamaları. Çocuklar bazı şeyleri görerek, izleyerek öğrenir. Öğretmenin tahtada anlattıkları, internet sitelerinde yazanlar her şeyi öğretmez. Bazı olaylara tanıklık ermek, nasıl olduğunu gözlerinle görmek öğrenmeyi geliştirir. Örneğin coğrafyada dağlar konusunu sınıfta anlatmak yerine yapısını görerek öğrenmek, kimyada tahtada iki kimyasal karıştığını hocanın söylemesi yerine deney yaparak gözlemlemek her zaman daha iyi bir öğrenme yöntemidir. Velilerin böyle bir avantajı daha vardır bu nedenle. Bizde bu şekilde bu düşünceye katılanların başka bir nedeni daha olduğunu anladık.

Benim gibi düşünceye katılmayanların da spesifik nedenleri bulunmaktadır. Öncelikle veliler her şeyi doğru bilse tüm Dünya da ki en büyük profesör olur, dünyalarca para kazanır, meşhur olurdu. Her söyledikleri doğru olsa, her tavsiyeleri hayatta başarıyı arttırsa, her veliye bilge denmesi gerekirdi. Bu da çok saçma, liseyi okumamış veli ve master yapmış bir veli arasında çok büyük bir deneyim farkı var tabii. Bu ikisinin çocuklarına vereceği bilginin doğru olma olasılığı çok farklı, ki master yapmış veli bile bana göre çocuğunun en iyi öğretmeni değil. Bu nedenle veliler çocuklarının en büyük öğretmeni değil.

Velilerin çocukların en büyük öğretmeni olmadığını düşünmemin başka bir sebebi ise bu çocukların zaten bir öğretmene sahip olması ve bu öğretmenlerin asıl amacı konuyu öğretmek değil okul sonrası hayata hazırlamak olması. Çocuklar bir tane eğitimli ve altyapılı bir öğretmene sahipken bana göre anne ve babalarından farklı konularda yardım istemeli. Öğretmenlerden hayata hazırlamalarını, velilerden de destek olmalarını istemeliler. Veliler hem öğretmene destek olmalı hem de diğer hayat gereksinimlerinde yardım etmeliler. Yani benim düşüncem velilerin en iyi öğretmen olmadığı, fakat öğretenlerin arasında olduğudur.
Bana göre bir çocuğunun velisinin onun en iyi öğretmeni olması için çok ama çok deneyimli olması gerekmektedir. Eğitimini düzgün tamamlamış birisi olmasının da bir etkisi olacaktır tabii, fakat bana göre eğitim çocuğun eğitiminde çok önemli bir faktör değildir. Yaşadığı deneyimlerin, geçirdiği maceraların, gördüğü yerlerin ve okuduğu yazıların çok ama çok büyük bir etkisi vardır. 1 senelik eğitimdense 10 tane farklı deneyim ve bu deneyimlerden çıkarttığın 10 farklı ders çocuğuna 10 farklı öğüt olarak dönecek, ve öğütler doğru olacaktır.

Bu yazıda kendi nedenlerimi ve genel olarak insanların ne düşündüğünü aktarmaya çalıştım. Tekrarlamak gerekirse, bana göre anne ve babadan oluşan veli gurubu kendi öz çocuğunun en iti öğretmeni olamaz. Sadece verdiğim kriterlere uygun bir veli, en iyi öğretmen olabilecek potansiyele sahiptir. Bunun yanında öğretmenlerin de bir dezavantajı vardır ki, çok fazla eğitimden geçtikleri için bu potansiye

yaz kampım

Yaz kapının ilk günleri

Bazen farklı bir yere gider, tanımadığın insanlarla olur, bilmediğin yemekleri yer ve görmediğin şeyleri görürsün. Her yeni olan şey sana biraz daha nerde olduğunu bilmiyorsun duygusu verir. Bu duyguyla beraber ne yapacağını da bilemezsin. Bir amaç için gittiğin yerden bazen tam tersi ile dönersin. Benim yaz kampı hikayemin ilk günleri de böyle korkutucu geçti. Kimseyi tanımıyor, hiç bir yeri bilmiyor, ne yapacağımdan habersiz, derslere gidip odama geri dönüyordum.

    Uçağımın kalkacağı günden bir önceki gün çok heyecanlıydım. Gitmek için sabırsızlanıyordum. Elbette içimden bir ses yazın 3 haftalık dil kursuna gitmek yerine yazlıkta kalabilirdin diyordu. Fakat bu kurs hem öğretici hem de eğlenceli olacaktı benim için. Sabah 8 de kalkacak kahvaltımı edecektim. Sonrasında derse girip kısa aralarla 5 dersi tamamlayacaktım. Sonrasında boştum, ister odaya gidip dinlenirdim, ister şehirde gezebilirdim. Hafta içleri program bundan ibaretti.  Cumartesi günleri ise geziler vardı. Pazar ise herkes serbestti.

Uçağamın kalkacağı gün çok heyecanlı ve hevesli bir şekilde uyanmıştım. Uçağım 1 de olduğu için sabah çok zamanım vardı kendime gelmek için. Ailemle kahvaltı ettim ve yavaş yavaş havaalanına yol aldık. Başarılı bir uçak seyahati geçirdim. Oraya inince beni karşılayacak insanları bulmak için iyice bir çabaladım. Onları bulunca yanlarında iki tane daha öğrenci vardı. Onlara tanışmaya utandım ve konuşma açmadım. Diğerlerinin de gelmelerini bekleyeceğimiz için daha 2 saat oradaydık. Bir şekilde konuşmamız gerekiyordu. Sonunda cesaretimi topladım ve konuşma açtım. Türkiye de hiç bir zaman yeni insanlarla tanışmak bana zor gelmemişti. Fakat burada bir farklıydı. Nedenini bende anlayamamıştım. Sonrasında sohbet uzadı ve 3 kişi daha yanımıza geldi. 2 saat geçtikten sonra toplam 11 kişiydik ve otobüse doğru ilerledik.

Otobüste yanıma bir italyan oturdu ve oturduğu gibi bana selam verdi. Adı “Francessco” olan bu italyan çocuk benle yaşıttı ve futbola çok ilgisi vardı. Sohbetimiz de spor üzerineydi. Yaklaşık 30 saatlik sohbetten sonra uyumaya karar verdim. Son 1.30 saat uyudum ve uyanınca kalıcağımız yere ve ayrıca her şeyin olacağı mekana varmıştık. Otobüsten inenlerin bazıları oradaki hocalara sarıldı, ve konuşmaya başladı. Daha öncede geldiğini anladım onları. Odama çekildikten sonra burada 3 hafta boyunca ne yapacağımı düşündüm. Gerçekten zor bir başlangıç olacaktı. Özellikle sonraki iki üç gün arkadaş edinmekte zorlanacaktım.

Ertesi gün ders vardı. Herkese telefon yoluyla bir haber geldi. Bu akşam gelenlere “Jonathan” adındaki bir gurup lideri konuşma yapacak, kısaca OİSE’yi anlatacaktı. Başlıca kuralları, ders saatlerini, tüm programı anlatacaktı. Bu konuşma sırasında biraz kafam karıştı ve burada olmak isteyip istemediğimi düşündüm. Odaya geri dönünce direk uyuya kalmayı planlıyordum fakat öyle olmadı. Uzun bir gece oldu benim için. Yaklaşık 40 dakika yatakta dönüp dönüp uyumaya çalıştım. En sonunda uyandım fakat sabah bir önceki sabah gibi hevesli kalkmadım. Daha korkulu kalktım bu sefer. Kahvaltıya gittim ve sonra herkesin seviyesini öğrenmek için bir test yapılacağı söylendi. Testi bitirdikten sonra öğretmenler hemen kağıtları okumaya başladı. O sırada tüm öğrenciler boştu. Ben zamanımı oradaki insanlarla masa tenisi oynayarak geçirdim. Yenilen çıkar adındaki oyunu oynuyorduk. Sayıyı kaybeden çıkıyor sıradaki kazananın karşısına geçiyordu. 45 dakika sonra öğlen yemeği açıldı. Biz yemeği bitirdiğimiz zaman, öğretmenlerde kağıtları okumayı bitirmişti. Sonrasında anonslar yapıldı ve kimin hangi sınıfta olacağı söylendi. Dersler bir saat sonra saat tam 14:00 da başkayacaktı. Bu zaman hocaların yemek yemesi için verilmişti. Dersi çok iyi takip ettim ve şansıma Francessco da bu sınıftaydı.

Ben ilk hafta en kötü sınıfa girmiştim ve derslerden sonra olan boş zamandada yapacak hiç bir şey bulamamıştım. İnsanlara şehire gitmek ister misin diye sormaktanda arkadaş edinmektende çok korkmuştum. Orada gelişte 3-4 tane türk arkadaş edinmiştim fakat ingilizce pekiştirmek için geldiğime göre çok da fazla türklerle takılmak istemedim. Onların yanına gittim ve bana onlarla beraber çıkmamı teklif ettiler. Bende kabul ettim ve çok güzel ve uzun olan bir sokağa gittik. Zaten olduğumuz bölge bu sokaktan ibaretti. Yemek yedik ve gezmeye başladık. Aslında çok güzel geçmişti onlara zaman fakat ingilizcemi pekiştirmek için iyi bir yöntem değildi.

Ertesi gün derste Francessco ile yan yana oturduk ve beraber şehire inebileceğimiz hakkında konuştuk. Ders bitince ona gidiyor muyuz diye sordum ve evet cevabını alınca yola koyulduk. Önce beraber yemek yedik, sonra tuttuğumuz takım hakkında konuştuk, güldük eğlendik ev zaman hızla geçip gitti. Dönüş zamanı gelmişti ve hesapları ödeyip kalktık. Yediğimiz yerin hamburgeri hem çok lezzetli hem de çok ucuzdu. Bu nedenle yeni bir arkadaşla güzel bir hamburger yemenin bile çok ama çok güzel bir adım olduğunu anladım.

Akşam yemekte de aynı arkadaşımla oturdum ve masamızda oturan diğer 3 kız ile de tanışma şansı bulduk. Akşam beraber oturup sohbet ettik ve sonra odama çekildim. Çok güzel bir akşam olmuştu. O akşam ilk günlerimi düşündüm. Sonra hayatımda hiç ilk günlerde yaşadığım utançtan daha çok utanmamıştım. Çok kötü geçen ilk günler yer
Ni muhteşem geçen diğer tüm kamp günlerine bıraktı. Harika geçeceğini düşündüğüm ileri günlerde başıma bir tane daha felaket gelecekti.

Diğer gün derse girmeden önce kahvaltı ettim sınıfa 20 dakika erken vardığımı fark ettim. Bu 20 dakika boyunca ne yapacağımı düşünürken zaten 10 dakika geçti. Telefonumda boş boş oyun oynuyor İstanbulda ki arkadaşlarımı düşünüyordum. Havaş yavaş sınıf arkadaşlarım sınıfa geldi ve hocanın da içeri adım atmasıyla ders başladı. Hoca bugün daha çok etkinlikle geçeceğini söyledi. Bazı konularda gerçekten çok ama çok yüksek seviyede olan kelimeler öğrenecektik. Sonrasında bu kelimelerin ezberi için aktiviteler yapacaktık. Aktiviteler iki kişilik gruplarla yapılacaktı. Ben ve Francessco beraber olduk. İlk 30 dakika hoca tahtaya kelimeleri ve anlamlarını yazdı. Bizde defterlerimize bu kelimeleri ve anlamlarını not aldık. Sonra Flashcard denilen aktiviteyle kartlar hazırladık. Bir yönüne kelimeyi, diğerine anlamını yazdık ve birbirimize sormaya başladık. Zaman ilerledikçe ezberin de daha başarılı olduğunu gördük. Hem kelime dağarcığımızı geliştirdik, hem de çok başarılı bir çalışma yöntemi keşfetmiş olduk.

Akşam saatlerinde yine Francessco ile şehire inecektik. İnmeden önce 1 saat boyunca dinlenmiştim. Dinlenmeden önce rahat olsun diye pijamamı giymiştim. Bu şekilde çok rahat bir şekilde yatağımda uzanıp enerji toplayabilecektim. Zamanı farkına varmamışım ki Francessco bani arayıp 1 saat 10 dakika olduğunu ve neden gelmediğimi dordu. Bende uyuya kaldığımı söyleyerek hırkamı üstüme giydim ve çıktım. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi pijamayı üstümden çıkarmayı unuttum. Şehire inince fark ettim pijamamın hala üstümde odluğunu. Belli etmemeye çalıştım italyan arkadaşıma. En sonunda oda anladı. Pijama olduğu çok belliydi. Bu nedenle bu sıcak havada hırkayla oturmaya karar vermiştim. Fakat ne olduğunu anlamadığım bir şekilde, farkında olmadan hırkamı  çıkarmışım ki, etrafımdaki herkesin bana baktığımı ve yandan yandan güldüğünü fark ettim. O an çok ama çok utanmıştım.

Hırkamı giydim ve hızlı adımlarla kampüse geri döndük. Gerçekten kötü bir andı ve kötü olan kısmı, aynı yaz kampına gittiğimiz bazı öğrencilerde oradaydı. Resmen sokağa pijama ve şortla çıkmış bir öğrenci, yeni kalkmış bir görünümle, saçları karmaşık ve kötü görünümlü
 Bir şekilde duruyordu. Gerçekten herkesin birbirine anlatacağı gülünç ve utanç verici bir olaydı.

Akşam annemi arayıp anlattım olanları, oda biraz güldükten sonra böyle basit hataları herkesin yapabileceğini söyledi. Benim moralimi biraz olsa yerine getirdi. Belki hayatımın en utanç verici olayıydı pijamayla sokakta dolaşmak, ama bu sayede insanlar gelip benle tanıştı ve bazıları benle arkadaş oldu. Şuan kampta olup konuştuğum tek kişiyi ben bu olay sayesinde tanıdım. Yani demek istediğim utanç verici bir olay her zaman kötü bir son ile itmek zorunda değildir.


İşte benim de en utanç verici hikayem bu şekilde. Son olarak sizinde hayatınızda utanç cerici bir olay yaşayıp yaşamadığınızı düşünmenizi istiyorum. Sonrasında bu olayın size nasıl bir etki yarattığını, iyi mi kötü bittiğini söylemenizi istiyorum. Çoğu kişide kötü bir etki bıraktığını biliyorum ama iyi bir etki bırakanlar da mutlaka olacaktır. Son bir şey söylemek istiyorum, her utanç verici olay kötü bitmek zorunda değildir.